2 Ocak 2017 Pazartesi

aynur uluç ile "az gittim çok döndüm" kitabı hakkında söyleşi



 Önder Elaldı:  Kitabın yazılış hikâyesini kısaca özetler misiniz? 
Aynur Uluç: Öncelikle merhaba. bu soru aslında insan neden yazar sorusunu da kapsıyor, ancak bu çok boyutlu ve uzun bir konu. Ben iyisi mi gittiğim yerleri yazış serüvenim nasıl oluştu ve gelişti onu açayım.. İlk başlarda gittiğimiz yerin bize anısı kalsın istemiştim, kameramız yok, bari yazayım da okudukça unutmayalım gibi bir kişisel yaklaşımdı. Ancak ne sebeple olursa olsun akla bir kez yazmak düştü ya, gittiğim yerlerde gezi esnasında da notlar tutmaya başladım zamanla. Bu durum farkındalık algımı geliştirdi. Orada yaşayan insanların, mekânların, eşyaların, gittiğimiz yerdeki yaşanmışlıkların izleri daha çok dokunur oldu hepimize. Evet, bana olduğu kadar yol arkadaşlarıma da. Yazılacağını biliyor olmak önemliydi çünkü... Dikkati değiştiriyordu. Amacı yazılmak olmayan yolculuklarda "kalem"i de yol arkadaşı kılıyordu kendine...   
Yazdıkça işin içine daha çok yazma sorumluluğu girmeye başladı.  Süreç ilerledikçe yola çıkmadan önce bilgilenmeye başladım doğal olarak. Böylece gözüm daha önce muhtemeldir ki kaçıracağı ayrıntıları da görür oldu gittiğimde. Bu anlamda anlama, fark etme niyetinin ne kadar önemli olduğunu fark ettim öncelikle.  "Farkındalık niyeti" diye tanımlayabileceğim bir kavram bu. Yolculuğun her safhasında yeniden anlamlanacak bir uyanış.... Ve nihayet  tüm yazılanların bir kitapta toplanması sürecinde gezi yollarında bana eşlik etmiş olsa da olmasa da,  yazılanların kitap olma yolculuğunda derdimi dert edinen yol arkadaşlarım oldu. Yol kitabında bana yol gösteren, yolumu kaybettiğimde yeniden bulduran, bana itiraz eden, işaret eden, her kıymetli keşifte önce onlara müjdeleme gereksinimi duyduran arkadaşlarım. Onlarla birlikte her yazılanın üzerinden bir kez daha az gidip çok döndük.  
Önder Elaldı:  Değişim vurgusu çok güçlü... Yolculuk devam ederken değişen mekânlar, insanlar.... Bu süreçle birlikte yazma sizde nasıl bir değişim yarattı?
Aynur Uluç: O yerler nasıl tanıştıkça bende iz bırakıyorsa yazarak benim de  onlarda iz bırakabilme imkânımın var olduğunu düşündüm. Bir güzelliğin ya da dipte kalmış bir acının benim gözümle de çoğalabileceğini... Başkalarının anılarından da şekillenir ya yer ve mekân bilgilerimiz.  Yaşamlarımızın bir büyüteç gibi gittiğimiz yere tutulması hâliydi bir anlamda da yazmam. Ancak önemli bir çizgi var bu noktada. Büyüteç olduğunu bilen elimin sorumlu davranması gerekir. Kendine karşı da, okura karşı da, o şehir ve mekanlara karşı da.. Yalnızca bir yaşam ya da mekân bilgisi nakletme sorumluluğu değil sözünü ettiğim... Varoluşu anlamaya giden yol olarak dünyayı daha derinden anlama çabası... Zamanla bellek yitimine uğramış yaşanmışlıklar vardır şehirlerde, belki dünyanın bir başka ucunda değiştirip dönüştürdüğü başka şehirler vardır, başka insanlar... ama unutmuştur işte.. Bu noktada yazmak o şehirlere kendi belleklerini de anımsatmaktır bir anlamda, sadece orasını başkalarına tanıştırmak değil...
İllâ geçmişten olmak zorunda da değildir aktarılan,  gözlerden ırak kalmış bir noktacık olsun bugünden. Kimseler görmüyorsa ağacın devrilmesinin önemi yok mudur mesela, bunu sorgulamaktır belki de varoluşa kafa yormak. Yazmanın işlevi görünmez olanı görünür kılmaktır biraz da. Ama ortada olduğu için bildiğimizi zannettiğimiz şeylerin farklı taraflarının olduğuna da uyanmak ve uyandırmaktır.  Yelpazesi çok geniş sorumluluğun... Kitabın dilini kurarken okurun kendisiyle muhabbet  edildiğini hissetmesi de bu alana girer diye düşündüm....Okurda kendisine yazılmış olduğu duygusu yaratacak bir içtenlikle anlattım bu yüzden...
Önder Elaldı:  Az gidip çok dönmek neyi ifade ediyor?
Aynur Uluç: Bunun için az olmak ve çok olmak hâllerine hem birbiri içinde hem de birbiri peşinde bakmak gerekir. Hem tekil hem çoğul anlamlarıyla bakmak gerekir az ve çok olmaya... Hayatta bildiklerimizin üstüne yenisini koyarken bildiklerimizin kıymetinin farkına varıp, bilemediğimiz bölümüne de merakımızı ve hevesimizi diri tutma hâli.  "Az gittim çok döndüm" cümlesi dönüldüğünde biten bir yolculuğu anlatmaz aslında... Yeniden çok'unuzu az bilip çok etmek için yola çıkma müjdesini de verir alt anlam olarak..  Cümleyi birbiri peşinde yineleyerek anlıyorum ben. Hayatın sürekli değişen ve gelişen bir yol olduğunu da içinde barındıran bir bakış açısı çünkü. Çoğalmalarımızın bilgilenmeyle de olacağının altını çizen öte yandan başkalarının acılarını yada sevinçlerini hissetmenin bizi nasıl besleyeceğini de anlatan bir bakış açısı. Şehirler,  mekânlar, eşyalar ve yollarla ilintilenmemizi de odağına almış, ancak bu esnada kişinin kendisini de es geçmeyen bir bilinçle, içinden geçtiği şehirlerin, insanların onun içinde çoğalmasına açık olma hali... Çoğalmanın ancak bu şekilde mümkün olabileceğini de anlatan bir başlık bu. Artan farkındalıklarımızla  birlikte ama öteleyerek değil kucak açarak baktığımızda içine karışacağımız yaşamın ne çok sesli ve ne çok renkli olduğunu ve olacağını anlatan..
Önder Elaldı:  Kitap yolda olmanın hikâyesi. Yolda olmak nasıl bir düşünüşü ortaya çıkarıp yazdırıyor?
Aynur Uluç: En çok ayrıntılara dikkat etme algısını besliyor sanırım. "Ah kimselerin vakti yok, ince şeyleri anlamaya" diyor ya Gülten Akın. Hayatın bize dayattığı hız çağında o hıza rağmen yolda olma bilgisi insanın içinde zamanı sündürme istekliğini artırıyor. Keşfettikçe yenilerini keşfetme arzunuzu harekete geçiriyor. Bildiklerinizden şüphelenmenizi sağlıyor yolda olmak. Tek doğrunun sizin düşünme şekliniz olmadığını öğretiyor insana. Seçeneklerin sonsuz olduğunu... Hayatınızın içine başka hayatlar sığdırabileceğinizi öğreniyorsunuz ve bunun ne coşku verici olduğunu. Başkalarının acılarını da sevinçlerini de hissedebildikçe göğsünüzün genişlediğini... Dünyanın merkezinde insanın olmasından rahatsız olmayı öğreniyorsunuz.  Yorulmayı öğreniyorsunuz yolda,  hiç bir şey kaçırmamak için bu kadar dikkatli bakarken hakkıyla yorulmayı... Ama mola yerlerinin kıymetini de...
Önder Elaldı:  Hikâyeler nasıl ortaya çıktı?... Dikkat çeken bir kaç hikâyeyi çok kısa özetler misiniz?

Aynur Uluç: Yaşadıklarımı aynen anlatınca hikâye oldu. Yaşamın kendisini dolu dolu yaşıyorsanız, her gününüz bir hikâye olabilir. Elinizi serbest bırakınca eliniz yeni çizimler çiziyor, diliniz yeni sözcükler buluyor. Eski sözcüklerdeki yeni sesleri duyuyor kulağınız. O zaman işte, bir gün macera olsun diye değil depreme hazırlıkta gerekli olduğu için madene iniyorsunuz tek bir kadın olarak. Hayat yolunuzu o madene düşürüyor. Erkeklerin içinde, erkeklerin mekânlarında kadın olma hâllerinizi de yaşayacağınızı göz alarak hem de. İnsan olma hâllerinizi demeli aslında en çok. Korkularınızı ve onlarla baş edebilme becerilerinizi alıyorsunuz yanınıza Zonguldak'ta madene inerken ya da tam tersi yağmurlu bir havada paraşütle atlamaya kalkarken Baba Dağları'nda. Bize sunulan hazır algıda Bodrumluların aktığı balık lokantaları olarak kodlanan Gümüşlük'te sizin gözünüz aşkı görüyor hâl böyle olunca. Hikâye gelip sizi buluyor..  Yeri geliyor, siz hikâye oluyorsunuz... Eskişehir'de bir kapalı cezaevindeki yıllar önce kazılan tüneli fark edip, Diyarbakır'daki açık çığlığı duyuyorsunuz kulaklarınızı açınca. Hikâyeler her yerde, siz sadece duyuyor ve aktarıyorsunuz bihakkın; "farkındalık niyeti"yle bakıldığında...


Havan Dergisi-2014
Fotoğraf: Ali Tanrısever


Hiç yorum yok: